Burada sözü edilenler, Müslümanlarla herhangi bir anlaşması bulunmayan ve onlara karşı savaşçı konumundaki kafirlerdir. Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) çok eziyet eden kişilere suikast düzenlendiğine dair rivayetler bulunmaktadır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Müşrikleri nerede görürseniz öldürünüz, yakalayınız, muhasara ediniz ve onlar için her yerde pusu kurunuz” (9 Tevbe/5) Kurtubi (rahimehullah) şöyle der: “Onlar için her yerde pusu kurunuz” ibaresi, kendilerine daveti ulaştırmadan önce onlara suikast düzenlemenin caiz olduğunu gösterir.” Kurtubi’nin, “daveti ulaştırmadan önce” sözü, daha önce kendilerine davetin ulaştırıldığı kişiler ile ilgilidir. “Onlar için her yerde pusu kurunuz” ibaresi, sözkonusu düşman için pusu kurmanın, onları izlemenin ve haklarında haber toplamanın caiz olduğunu gösterir.
Bunun sünnetten delili ise, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), Ka’b bin Eşref ve Ebi Rafi’ bin Ebi’l-Hukayk’ın öldürülmesini emretmesidir. Bunların her ikisi de Yahudilerdendi.
Ka’b bin Eşref, müşrikleri Müslümanlara karşı kışkıtıyor, şiirleriyle Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) hakaret ediyor ve Müslümanların kadın ve kızlarına dil uzatıyordu. Buhari ve Müslim, ona suikast düzenleme olayını rivayet etmektedir. Buhari, Cabir’den (radıyallahu anh) şöyle rivayet eder: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün, “Ka’b bin Eşref'in hakkından kim gelecek? Zira bu adam, Allah ve Rasulü’ne eza veriyor!” buyurdu. Muhammed bin Mesleme (radıyallahu anh) atılarak: “Onu öldürmemi ister misiniz?” dedi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Evet” deyince Muhammed bin Mesleme: “Hakkınızda menfi şeyler söylememe de izin veriyor musunuz?” dedi. Bunun üzerine Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Söyle” diye cevap verdi...”[1] Hadiste anlatıldığına göre Muhammed bin Mesleme ve beraberindekiler, Ka’b bin Eşref’e yalan söyleyerek Rasulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) rahatsız olduklarını bildirmiş ve bu şekilde onu hile yaparak öldürmüşlerdir. Ka’b bin Eşref, öldürüldüğünde sağlam bir kale içinde bulunuyordu.
İbn-i Hacer şöyle der: “İkrime’den mürsel olarak yapılan rivayete göre Yahudiler, Ka’b bin Eşref’in öldürülmesi üzerine şaşkına döndüler ve Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek, “Büyüğümüz suikast ile öldürüldü” dediler. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ka’b’ın yaptıklarını, müşrikleri nasıl kışkırttığını ve Müslümanların eşlerine nasıl dil uzattığını onlara anlattı. İbn-i Sad, Yahudilerin korktuklarını ve bir şey demeye cesaret edemediklerini belirtir.”
İbn-i Hacer şöyle devam eder: “Bu, daha önceden davetin kendisine ulaşmış olduğu kişilerin, yeniden kendilerine davet yapılmaksızın öldürülmelerinin caiz olduğunu gösterir. Ayrıca savaşta kişinin ihtiyaç duyduğu sözleri, hakikatini kasdetmeden kelime oyunu yoluyla söylemesinin caiz olduğunu gösterir.”[2] Buhari, bu hadisi “Kitabu’l-Cihad” bölümünün “Savaşta Yalan Söyleme” babı ile “Düşmana Suikast Düzenleme” babında rivayet etmiştir.
Kim, Allah’a ve Rasulü’ne karşı savaşan kafirleri suikast ile öldürmenin ihanet olduğunu veya İslam’ın bunu yasakladığını söylerse, Kitap ve Sünnet’i yalanlamış ve sapıtmış olur. Nevevi (rahimehullah) şöyle der: “Kadı Iyad der ki: Hiçbir kimse onu öldürmenin hainlik olduğunu söyleyemez. Ali bin Ebi Talip’in (radıyallahu anh) bulunduğu bir yerde adamın biri bunun hainlik olduğunu söylemiş, bunun üzerine Ali (radıyallahu anh) bu kişinin hemen boynunun vurulmasını emretmiş ve öldürülmüştür.”[3]
Kurtubi (rahimehullah), bu ikinci kıssaya, “Küfrün önderlerine karşı savaşın” (9 Tevbe/12) ayetinin tefsirinde işaret etmiştir. Yine İbn-i Teymiye de (rahimehullah) “es-Sarimu’l-Meslul ala Şatimi’r-Rasul” isimli kitabında bu kıssa üzerinde durmuş ve Muaviye ile Muhammed bin Mesleme arasında meydana gelen bir kıssayı da aktarmıştır.
İbnu Ebi’l-Hukayk da Hayber Yahudilerinden ve Hicaz tüccarlarındandır. Mekke’ye gitmiş ve Mekkelileri Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı kışkırtmıştı. Onlar da ordu hazırlamış ve Hendek Savaşı meydana gelmişti. Savaş ateşini tutuşturan bizzat bu şahsın kendisi idi. Buhari, Bera bin Azib’ten şöyle rivayet eder: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Yahudi Ebu Rafi’yi öldürmek üzere ensardan bazı adamları gönderdi, başlarına da Abdullah bin Atik’i görevlendirdi. Ebu Rafi, Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) eziyet ediyor ve ona karşı düşmanı kışkırtıyordu. Ebu Rafi, Hicaz toprağında bir kalenin içinde bulunuyordu.”[4] Buhari, yine Bera bin Azib’ten şöyle rivayet eder: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebu Rafi için bir grup gönderdi. Geceleyin, bu gruptan olan Abdullah bin Atik, Ebu Rafi’nin evine girdi ve onu uykudayken öldürdü.”[5]
Abdullah bin Atik, Ebu Rafi’yi öldürmek için bir takım hilelere başvurmuştur. Hile ile kaleye girmiş, sonra Yahudilerin kale kapılarını arkadaşları dışarıdan kilitlemiş, daha sonra Ebu Rafi’ye gitmiş ve girdiği her kapıyı arkasından kilitlemiştir. Bununla beraber tanınmaması için sesini de değiştirmiştir. İbn-i Hacer (rahimehullah) şöyle der: “Bu hadisten şunları anlamaktayız: Kendisine davet ulaştığı halde küfürde ısrar eden müşrikleri ve eli, dili veya malı ile Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) aleyhine müşriklere yardım edenleri suikast ile öldürmek caizdir. Yine düşman hakkında casusluk yapmak, onlara ansızın saldırmak, müşriklere karşı savaşta şiddete başvurmak, maslahat için gerçek dışı şeyler anlatmak ve az sayıda Müslüman ile çok sayıdaki müşriğe karşı saldırmak caizdir.”[6]
Buhari, bu hadisi “Uykuda olan müşriği öldürme” babında rivayet etmiştir. Abdurrahman ed-Duseri (rahimehullah), “Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz” (1 Fatiha/4) ayetinin tefsirinde, ubudiyetin mertebelerini açıklama babından bu konu ile ilgili olarak şöyle der: “Elden geldiği kadar kuvvet hazırlamak dinin gereklerinden ve onu yerine getirmenin esaslarındandır. Allahu Teala’ya gerçekten ibadet eden kişi, bu meselede gevşeklik göstermez. Bunu ertelemek bir yana, geciktirilmesi bile caiz değildir. Allahu Teala yolunda cihada karar veren ve Allahu Teala’ya karşı samimi kulluk içerisinde olan bir insan inkar ve dinsizliğe çağıran, Allah’ın vahyini karalayan, kalemini veya buna benzer diğer propaganda araçlarını hanif dine karşı kullanan küfür önderlerine suikast düzenleyebilir. Çünkü bunlar Allah’a ve Rasulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) eziyet eden kafirlerdir. Dünyanın her yerinde özel veya genel olarak Müslümanların bu tür kişileri yaşatması caiz değildir. Çünkü bunlar Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürülmesini söylediği İbn-u Ebi’l-Hukayk ve başkalarından daha zararlıdırlar. Onların yolundan gidenleri bu zamanda ortadan kaldırmamak, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vasiyetini yerine getirmemek, Allahu Teala’ya kulluğu açıkça ihlal etmek ve dini yıkmaya çalışan balyozlara rahat çalışması için alçakça izin vermek olur. Böyle bir şeye göz yummak, ancak Allah’ın dini için hamiyet göstermemek ve Allah için bunlara buğz etmemek olarak açıklanabilir. Bu ise Allah ve Rasulü’nün sevgisi ve bu ikisinin yüceltilmesi konusunda büyük bir eksikliktir. Bu eksiklik, Allahu Teala’ya yapılan doğru bir kulluk ile asla bağdaşmaz.”[7]
İbn-i Ömer’den rivayet edilen hadiste şöyle geçer: “Savaşlardan birinde öldürülmüş bir kadın bulundu. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kadın ve çocukların öldürülmesini yasakladı.” Diğer bir rivayette “yasakladı” ibaresi yerine “eleştirdi” diye geçmektedir.[8]
Sa’b bin Cessame hadisinde şöyle geçer: “Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem), müşriklerin, gece baskınlarında öldürülen çocuk ve kadınları hakkında soruldu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Onlar müşriklerdendir” diye cevap verdi. Başka bir rivayette ise şöyle geçmektedir: “Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem), atlı bir grubun geceleyin düşmana saldırması esnasında, müşriklerin çocuklarından isabet alanların durumu ile alakalı soruldu. Bunun üzerine şöyle cevap verdi: “Onlar babalarındandır.”[9]
Nevevi (rahimehullah) şöyle der: “Onlar babalarındandır”, yani bunda bir sakınca yoktur. Çünkü miras, nikah, kısas, diyetler ve başka şeylerde babaları için uygulanan hükümler onlar için de geçerlidir. Maksat, bu işin zaruret olmaksızın ve kasten yapılmaması şartı ile bir sakıncasının olmadığını belirtmektir. Kadınların ve çocukların öldürülmesini yasaklayan yukarıdaki hadisten maksat ise, onların ayrı bir yerde iken öldürülmelerinin yasaklığıdır. Ama geceleyin müşriklerin kadın ve çocuklarının da bulunduğu bir yere askerlerin baskın yapması halinde kadın ve çocukların öldürülmesinde bir sakınca olmaz. Bu, bizim, Malik’in, Ebu Hanife’nin ve cumhurun görüşüdür. Çünkü geceleyin baskın yaparken kadın, erkek ve çocuklar birbirinden seçilemez. Hadiste geçen, “Zerari” sözcüğü şeddeli veya şeddesiz söylenebilir ki bundan maksat kadın ve çocuklardır. Bu hadis gece baskını yapmanın ve daha önceden davetin ulaşmış olduğu kişilere karşı haber vermeden saldırmanın caiz olduğunu gösterir. Ayrıca dünyada kafirlerin çocuklarının babalarının hükmüne tabi olduğunu da belirtir. Ancak ergenlik yaşından önce ölmeleri ile ilgili olarak üç farklı görüş bulunmaktadır.”[10]
İbn-i Kudame (rahimehullah) şöyle der: “Kafirlere geceleyin baskın yapmak ve haber vermeden öldürmek caizdir. Ahmed, geceleyin baskın yapmakta bir sakınca olmadığını söyler. Zaten Rumlara geceleyin baskın yapılmadı mı? Düşmana geceleyin saldırmanın mekruh olduğunu söyleyen kimse bilmiyoruz. Süfyan, Zuhri, Abdullah bin Abbas ve Sab bin Cessame sened zinciri ile Rasulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle aktarılır: “Müşriklerin evlerine gece baskın düzenliyoruz, onların kadın ve çocuklarını esir alıyoruz, bunda bir sakınca var mıdır?” diye soruldu. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Onlar da onlardandır” diye cevap verdi. Bu hadisin senedi hasendir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadın ve çocukların öldürülmesini yasaklamaktadır, diye itiraz edilirse, bunun kasten onları öldürmenin yasaklığıyla ilgili olduğunu söyleriz. Ahmed, onların kasten öldürülmesine karşı çıkmaktadır. Sab’ın (radıyallahu anh) rivayet ettiği hadis kadınların öldürülmesinin nehyinden sonrasına dekgelmektedir. Çünkü kadınların öldürülmelerinin nehyi İbn-i Ebi Hukayk’ın öldürülmesi için adam gönderilmesi esnasında olmuştur. Her iki rivayeti uzlaştırmak da mümkündür. Yasaklanan öldürme, kasıtlı öldürmedir; mübah olan öldürme ise, kasıtsız yapılandır.”[11]
Sab’ın hadisini şerhederken İbn-i Hacer (rahimehullah), bunun mensuh olabileceğini belirtir. Çünkü Ebu Davud’un rivayetinde Zuhri’nin sözünden bu hadise ilave olunmuş bir fazlalık bulunmaktadır. Rivayetin sonunda “Süfyan der ki: Zuhri dedi ki: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadın ve çocukların öldürülmesini yasakladı.” İbn-i Hacer şöyle der: “Zuhri bu sözü ile sanki Sa’b hadisinin mensuh olduğuna işaret etmektedir.” Ne var ki bu yasaklamanın tarihi ile ilgili rivayet konusunda da ihtilaf bulunmaktadır. Ebu Davud’un rivayetinde Ebu’l-Hukayk’ın öldürülmesi için adam gönderildiği dönemde olduğu söylenirken, İbn-i Hibban’ın rivayetinde ise Huneyn günü olduğu belirtilmektedir.[12]
Ebu Bekr el-Hazımi, bu iki hadisi nakletmiş ve bir grubun, ikinci hadisin birinci hadisi neshettiğini, başka bir grubun birinci hadisin ikinci hadisi neshettiğini ve yine üçüncü bir grubun ise bu iki hadisi uzlaştırmaya çalıştığını aktarır. Daha sonra ise bu iki hadisin uzlaştırıldığı Şafii’nin görüşünü nakletmiştir. Şafii (rahimehullah) şöyle der: “Sab hadisi, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) son umresi sırasında olmuştur. Şayet birinci umresi sırasında olmuşsa, bu dönemde veya daha öncesinde İbnu Ebi’l-Hukayk öldürülmüştü. Son umresi sırasında olmuşsa, bunun İbnu Ebi’l-Hukayk’ın öldürülmesi olayından sonra olduğu kesindir.” Şafii (rahimehullah), Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kadın ve çocukları öldürmeyi yasakladığını biliyoruz, ancak daha sonradan bunu serbest bıraktığını bilmiyoruz, demektedir. Bize göre kadın ve çocukların öldürülmesinin yasaklığı, bu kadın ve çocukların, öldürülmeleri emredilen düşman kişilerden ayırt edilebilmelerinin mümkün olduğu yerlerdedir. “Onlar da onlardandır” sözü, bu kadın ve çocukların da hem can ve hem de yurt bakımından dokunulmazlığa sahip olmadıkları manasındadır. Bu nedenle Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) geceleyin düşmana baskın yapmayı mübah kılmıştır. Mustalıkoğullarına iki defa gece baskını yapmıştır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gece baskını yapmayı helal kılmışsa, bu durumda baskın sırasında düşmandan kadın ve çocukların ele geçirilmesinin helal olmasını da hiç kimse haram kılamaz. Bu nedenle bu kadın ve çocukların öldürülmelerinden dolayı günah kazanma, kefaret, diyet veya kısas gibi şeyler yoktur. Çünkü gece baskını yapmak mübah kılınmıştır. Onlar için İslam dokunulmazlığı da yoktur. Ancak onlar erkeklerden ayrı ve seçilebilir durumda iseler, onları öldürmek doğru olmaz. Çocukların öldürülmesinin yasaklanması, öldürmeyi gerektirecek küfür işleri henüz yapmamaları sebebiyledir. Kadınların öldürülmesinin yasaklanması ise, onların savaşçı olmamalarından dolayıdır. Hem çocuklar ve hem de kadınlar ele geçirildikleri taktirde Allah’ın dinine destek olmaya adaydırlar.”[13]
Şafiinin ve daha önce Nevevi’nin söylediğinin özeti şudur: Öldürülmesi istenen kafirler ile içiçe olmaları halinde kadın ve çocukların öldürülmesinde bir sakınca yoktur. Ancak kasten, onları hedef edinmek ve öldürmek doğru değildir. Allahu Teala en doğrusunu bilir.
[1] Buhari, Hadis no: 4037
[2] Fethu’l-Bari, 8/340
[3] Sahihu Müslim Şerhi, Nevevi, 12/160
[4] Buhari, Hadis no: 3039
[5] Buhari, Hadis no: 3038
[6] Fethu’l-Bari, 7/354
[7] Abdurrahman ed-Duseri, Safvatu’l-Âsâr ve’l-Mefahim min Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim, 1/268 Daru’l-Erkam, 1404
[8] Müttefekun Aleyhi
[9] Müslim
[10] Sahihu Müslim Şerhi, Nevevi, 12/48-50
[11] El-Muğni ve’ş-Şerhu’l-Kebir, 10/503
[12] Fethu’l-Bari, 6/147
[13] El-Hazımi, el-İtibar fi’n-Nasihi ve’l-Mensuhi, 215, Matbaatu’l-Endülüs, Hıms, 1386
Ömer b. Hattab’tan rivayetle O; “Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim” demiştir: “Ameller sadece niyetlerledir. Ve herkes için sadece niyet ettiği vardır. Kimin hicreti Allah’a ve Rasulüne ise ona hicreti Allah’a ve Rasulünedir. Kimin de hicreti dünya da mal kazanmak için ya da bir kadın içinse onun hicreti de hicret ettiği şeyedir.”
Açıklama:
Hadis alimleri hadisin sıhhati hakkında ittifak etmişlerdir. İmam Buhari Sahihi’nde yedi yerde hadisi rivayet etmiştir.[1] İmam Malik hariç diğer büyük hadis imamlarının bir çoğu hadisi kitaplarında rivayet etmişlerdir.[2]
Abdurrahman b. Mehdi, “İlim talebelerinin niyetlerini sahih tutmaları hususunda bir tenbih olarak yazılan her kitabın bu hadiste başlaması gerekir” demiştir. Hattabi Abdurrahman b. Mehdi’nin bu sözünü bir çok alimden nakletmiştir.[3] İmam Buhari ve daha bir çok alim, bu hadisi kitaplarının ilk başlarında almakla yapılan her işte Allah’ın rızasının gözetilmesi gerektiğini, bu niyetle yapılmayan amellerin ne dünyada ne de ahirette bir semeresinin olmayacağın belirtmek etmişlerdir.[4] Abdurrahman b. Mehdi, İmam Şafi, Ahmed b. Hanbel, Ali İbn-ul Medîni, Ebu Davud, Darukutni, Hamza El- Kinai gibi bir çok alim bu hadisin ilmin üçte birini kapsadığını söylemişlerdir.[5] İmam Şafii bu hadisin fıkıhta 70 konuya işaret ettiğini söylemiştir. Hadisin sıhhati ve önemine dair bu kısa girişten sonra hadis ile ilgili meselelere geçmekte fayda vardır.
Birinci Mesele: Hadiste geçen “innema”(ancak, sadece, yalnızca) kelimesi usul ve lugat alimlerinin çoğuna göre hasr ifade eder. Hasr; hükmü cümlede zikredilene ispat eder, onun dışındakilerden ise nefyeder.[6] Yani “O ancak hadis rivayet etti” denildiği zaman, kişinin sadece hadis rivayet ettiği hadis dışında hiçbir şey rivayet etmediği anlaşılır. Hasr bazen mutlak (hakiki) olarak gelir, bazen de hass (izafi) olarak gelir. Hasrın mutlak mı yoksa hass mı olduğu ise cümlenin siyakıyla ve çeşitli karinelerle bilinir. “Sen ancak bir uyarıcısın” ayetinin zahiri, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece uyarıcı olmakla hasrediyor. Ancak Rasulullah sadece bir uyarıcı değildir. Rasulullah’ın uyarıcı olmakla beraber daha bir çok güzel vasfı vardır. O halde buradaki hasr izafidir ve ayetten anlaşılan Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) iman etmeyenler için bir uyarıcı olduğudur.[7]
İkinci Mesele: Hadiste, “ameller sadece niyetlerledir” ifadesine bir takdir gerekmektedir. Alimlerin bir kısmı “ameller sadece niyetlerle kemale erer, tamamlanır” demişler. Hadise bu şekilde bir takdir yapan alimler hadiste zikredilen amellerin genel ve bütün ameller için gerekli olduğunu bundan dolayı niyetin sadece belirli amellere tahsis edilemeyeceğini söylemişlerdir Ancak alimlerin çoğunluğu ve özellikle de Şafii alimleri “ameller ancak niyetlerle sahih olur, itibar kazanır ve makbul olur” demişlerdir. “Bu takdire göre, burada kastedilen ameller niyete ihtiyaç duyulan şer’i amellerdir. Fakat yemek, içmek, giyinmek ödünç alınmış ya da gaspedilmiş malların mutlaka geri verilmesi gibi ameller için niyete ihtiyaç olmadığını söylemişlerdir. Dolayısıyla burada zikredilen niyet, genel olarak yapılan bütün ameller için değil bilakis niyete ihtiyaç duyulan bazı ameller içindir.”[8]
İbn-i Dakıyk El-Iyd, “ameller ancak niyetlerle sahih olur ve itibar kazanır. Zira bir amel için kemalden ziyade sıhhat önemlidir” demiştir.[9] Aynı şekilde Sindi’de Nesai şerhinde hadiste kastedilenin şer’an emredilen ibadet türü ameller olduğunu söylemiştir.[10]
İbn-i Sem’ani “İbadetlerin dışındaki amellerde de şayet salih niyet varsa sahibine sevap vardır. Örneğin kişi itaat kuvvetini artırmak için yemek yerse ecir alır”[11] demiştir.
Üçüncü Mesele: Niyet bir tür kasıt ve iradedir. İmam Nevevi, “niyet kastetmek ve yönelmekdir ki o da kalbin bir işe azmetmesidir” demiştir. Kirmani, Nevevi’nin bu tanımına itiraz etmiş ve “kalbin azmetmesi, yönelmek ve kastetmekten daha genel bir şeydir” demiştir. Beydavi ise niyeti şöyle tarif etmiştir: “Niyet lugatte şimdiki ya da gelecek zamanda kişinin kendi lehine ya da aleyhine gördüğü şeylere kalben yönelmesidir. Şer’i ıstılahta ise, sadece Allah’ın emirlerine bağlılık onun rızasını kazanmak için yapılan amellere yönelmektir.”[12]
Alimler niyetin tarifi hususunda ikği farklı görüş sunmuşlardır. Bunlardan bir tanesi yukarıda da belirttiğimiz tanıma uygun olarak yapılan amel ile kastedilen hedefi belirlemek tarifidir. Bu kasıt ya Allahın rızası içindir, ya Allah’tan başkasının rızası içindir ya da Allah ile beraber bir başkasının rızası içindir. Selefin niyet tanımı genelde bu manadadır.
Fakihlere göre ise niyet ibadetlerin bir kısmını diğer kısmından ayırmak manasında kullanılmıştır. Öğle ve ikindi namazını birbirinden ayırmak, ibadetlerle adetleri birbirinden ayırmak, cünüplükten kurtulmak için yıkanmak ile serinlemek için yıkanmayı birbirinden ayrmak gibi.
Burada hadiste geçen niyet ise selef alimlerinin tanımına uygun olarak lügat anlamıyla kullanılmaktadır. Zira hadisin devamında hicretten ve bu hicretin farklı sebeplerle olabileceğinden bahsedilmektedir.
Dördüncü Mesele: Yukarıda da belirttiğimiz gibi fakihler, niyeti ibadetlerin bir kısmını diğer kısmından ayırmak anlamında kullanmışlardır. “İnsanlar yemeği içmeyi, bazen perhiz için, bazen yemeğe kudreti olmadığından ve bazen de bütün arzularını Allah rızası için terketmek maksadıyla bırakırlar. Bu sebeple oruç tutan kimsenin, yiyip içmeyi terk sebebini diğer sebeplerden ayırt etmesi için niyet etmesi gerekir.
Farzlar çeşit çeşittir. Meselâ farz namazlar bir gündüz ve gecesinde beş vakit kılınır. Farz olan oruç ise bazen ramazan orucu olur. Bazen nezir ya da keffaret orucu olur. Bu farzlar ancak diğerlerinden niyet ile ayırt edilebilir.
Burada bazı konular üzerinde alimlerin herkesçe bilinen malum ihtilafları vardır. Alimlerden bazılarına göre kılınacak olan farz namazı niyette ismen belirtmek zorunlu değildir. Bu görüşte olan alimlere göre, kıldığı vakti o anda ismen belirtmeyip sadece vaktin farzına niyet etse yeterlidir. Bu görüş İmam Ahmed’ten rivayet edilmiştir. Aynı şekilde alimlerden bir kısmı ramazan ayında tutulan oruca niyet edilirken ramazan orucu diye belirtmeye gerek yoktur demişlerdir. Ramazan zikredilmeden genel manada oruca niyet etmek yeterlidir. Çünkü ramazan da zaten başka bir oruç tutmak mümkün değildir. Bu görüşte yine İmam Ahmed b. Hanbel’den rivayet edilmiştir.
Niyetin fakihlerce tanımı üzerinde en meşhur ihtilaf ise taharet konusundadır. Bu ihtilafın temeli namaz için gerekli olan taharetin müstakil bir ibadet mi olduğu yoksa pislikleri gidermek, setr-ul avret gibi namazın diğer şartlarından bir şart mı olduğu noktasına dayanır. Tahareti namazın bir şartı kabul edenler bunun için niyeti şart koşmazlar. Temizliği müstakil bir ibadet kabul eden alimler ise taharette niyeti şart koşarlar.
Rasulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem), abdestin günah ve hatalara kefaret olduğu, emredilen şekilde alındığı takdirde kişinin günahlarına kefaret olacağı yönündeki hadislerin çokluğu, taharet için niyetin şart olduğu görüşünün doğru olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hususa yine Kur’an’da emredilen abdestin başlı başına bir ibadet olması da delalet eder.”[13]
Beşinci Mesele: İbn-i recep el-Hanbeli bu hadisin şerhinde önemli bir noktaya temas ederek şöyle demektedir:
“Dinin temeli ancak şu iki esas ile tamamlanmış olur:
1- Yapılan işin zahirinin sünnete uygun olması. Bu esas, Hz. Aişe’nin rivayet ettiği “Kim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o mutlaka reddedilir” hadisinde yer alır.
2- Yapılan işin batını itibarıyla sadece aziz ve celil olan Allah’ın rızasını gözeterek yapılmış olması gerekir ki, “ameller ancak niyetlerledir” hadisi bu hususa delalet etmektedir.”[14]
Altıncı Mesele: “Ameller ancak niyetlere göre gerçekleşir ya da niyetlere göre neticelenir ifadesi, insanın kendi iradesi ile seçip yaptığı ameller için geçerli olduğunu ortaya koyar. İhtiyari ameller, ancak onu yapan kişinin yapmasına ve fiilinin varlığına sebep olan maksat ile gerçekleşir ve değer kazanır.”[15]
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “ameller sadece niyetlerledir” dedikten sonra “ve herkes için sadece niyet ettiği vardır” demiştir. Acaba burada her iki cümle ile anlatılmak istenilen aynımıdır yoksa bir tekrardan ziyade her iki cümleden farklı şeylerden mi bahsedilmektedir?
Hafız İbn’i Hacer bu hususta bir ihtilafın olduğunu söyleyerek Kurtubi’den naklen burada tekid babından bir tekrarın olduğunu belirtmiş ve Kurtubi’nin de bu görüşü tercih ettiğini söylemiştir.[16] Suyuti Nesai şerhinde İzz b. Abdusselam’ın “birinci cümle amellerin ne ile muteber olacağını beyan ediyor. İkinci cümle ise kişinin niyeti karşılığında elde edeceği şeyi bildiriyor” dediğini nakletmiştir.[17]
Bu hususta İbn-i Recep şöyle demektedir: “İnsan için sadece niyetinin karşılığı vardır” ifadesi amelin şer’i yönden hükmünü bildirir. O da amel eden kişinin ameli karşılığı payına düşen niyetinin karşılığıdır. Niyet salih ise ameli de salih geçerli olur. Niyeti fasid geçirsiz ise ameli de fasid olur ve sorumluluğu da kendisine aittir. Bu cümle bir önceki cümlenin tekrarı değildir. Birinci cümle bir amelin geçerli ya da geçersiz oluşunu gerekli olan niyete bağlamıştır. İkinci cümle ise amel işleyen kişinin sevab almasını salih niyetle yapmasına bağlı olduğuna ve cezalandırılmasının sebebinin de ameli kötü niyetle yapması olduğuna delalet eder.”[18]
Nevevi ise şöyle demektedir: “Bunda bir fayda vardır. Şöyle ki, bir ibadette niyet edilecek şeyi belirtmek şarttır. Şayet insanın üzerinde unuttuğu ya da geçiktirdiği bir namaz varsa bunu eda etmek için herhangi bir namaza niyet etmesi yeterli değildir. Bilakis kılması gereken namaza niyet etmesi gerekir. Şayet ikinci kısım olmasaydı yapılması gereken ameli tayin etmeden yapılan amel sıhhatli olurdu. Ya da niyetle tayin edilmeyen amellerin sıhhatli olacağı vehmine kapılınırdı.”[19]
Yedinci Mesele: “Kimin hicreti Allah’a ve Rasulüne ise ona hicreti Allah’a ve Rasulünedir.” Yani; “kimin hicreti Allah rızası için ise o Allah’tan ecrini alır. Kiminde hicretide bir kadın için yada dünyalık içinse onun payına düşen hicret ettiği şeydir ve bu hicreti ile ahiretten alacağı bir pay yoktur.”[20]
Sekizinci Mesele: “Hicret sözlükte bir şeyi terketmek ondan uzaklaşmak demektir. Şer’i ıstılahta ise; Allah’ın nehyettiklerinden kaçınmaktır. Hicret korku diyarından emin olunan diyara göçmek (Habeşistan’a ve Mediye’ye hicret gibi) ve dar-ul küfürden dar-ul İslam’a göç etmek şeklinde iki kısma ayrılır. Rasulullah’ın Medine’ye yerleştikten sonra imakn bulanların Medine’ye göç etmeleri buna örnektir.”[21] İbn-i Dakıyk el-Iyd hicreti beş kısımda incelemiştir:
Birinci hicret, kafirlerin sahabeye eziyet etmeleri sonucu Habeşistan’a hicret etmeleri
İkinci hicre. Mekke’den Medine’ye yapılan hicret
Üçüncü hicret, bazı kabilelerin şeriatin emirlerini öğrenmek için Rasulullah’ın yanına gelmeleri sonra vatanlarına dönüp kavimlerine öğretöğretmeleri
Dördüncü hicret, Mekke ehlinden müslüman olanların Rasulullah’a gelip sonra Mekke’ye dönmeleridir.
Beşinci hicret, Allah’ın neytettiklerinden hicret etmektir.
Hadis bu anlamların hepsini kapsamaktadır.[22]
Dokuzuncu Mesele: “Kimin de hicreti dünya da mal kazanmak için ya da bir kadın içinse onun hicreti de hicret ettiği şeyedir.” Hadiste özellikle kadına vurgu yapılmasının sebebini alimler iki hususa bağlamışlardır. İbn-i Dakıyk el-Iyd dünyevi diğer gayelerin zikredilmeyerek özellikle kadına vurgu yapılmasının sebebini hadisin sebebi vuruduna bağlayarak, Ümmü Kays isimli bir kadınla evlenmek için hicret eden ve bu yüzden de Ümmü Kays’ın muhaciri olarak isimlendirilen kişi hakkında hadisin söylendiğini bu yüzden özellikle kadına vurgu yapıldığını belirtir.[23] İmam Nevevi bu hususta İbn-i Dakıyk’ın görüşüne ek olarak özellikle kadına vurgu yapılmasını ammdan sonra hassın zikredilerek sakındırma babından bir tenbih olduğunu söyler.[24] İbn-i Recep el-Hanbeli hadisin sebebi vurudunun anlatılan bu olay olduğuna dair kesin bir delil olmadığını ancak bunun alimlerin kitaplarında zikrettikleri yaygın bir kanaat olduğu görüşünü dile getirmektedir.[25] Mübarekfuri ise bu meselede dünya fitnelerinin en büyüğünün kadın olması dolayısıyla hadiste özellikle kadına vurgu yapıldığı görüşünü söyleyerek bu hususta hadisler nakletmektedir.[26]
Onuncu Mesele: Hadiste “kimin hicreti Allah’a ve Rasulüne ise ona hicreti Allah’a ve Rasulünedir” buyrulurken şart ve cevap cümleleri birbirinden farklı olması gerektiği halde aynı getirilmiş buna karşılık “kimin de hicreti dünya da mal kazanmak için ya da bir kadın içinse, onun hicreti de hicret ettiği şeyedir” buyrulurken şart ve cevap cümleleri birbirinden farklı getirilmiştir. Bu hususta İbn-i Recep el-Hanbeli şöyle der: “Hadiste geçen şartın cevabı gelirken, şartta zikredilen lafızlar aynen tekrar edilmiştir. Çünkü hicreti ile elde etmeye niyetlendiği şey (yani Allah rızası) dünya ve ahirette istenilebilecek en son gayedir. “...onun hicreti de hicret ettiği şeyedir” lafzı ile genel olarak Allah rızası dışında yapılan hicretin söylenmesi ama bunların isimlerinin zikredilmemesi, o kişinin hicretiyle elde etmek istediği şeyi tahkir etmek ve değersizliğini göstermek içindir. Aynı zamanda Allah ve Rasulüne hicret bir çeşittir. Yani tek bir niyetle yapılır. Bunun değişik şekilleri yoktur. Bu sebeple cevap cümlesinde, şart cümlesindeki lafızlar kullanılmıştır. Dünya işleri için yapılan hicreti ise sayı ile sınırlamak mümkün değildir. İnsan bazen mübah bir şey için hicret eder. Bazen de haram bir şey için hicret edebilir. Bu sebeple dünyalık gayelerle yapılan hicretlerin sayıları belirlenemez. [27] İbn- Dakıyk ise ifadeye takdir yaparak “kimin hicreti niyet olarak Allah’a ve Rasulüne ise, onun hicreti şer’an ve hükmi olarak Allah ve rasulünedir” demiştir.[28]
Bu hususta Suyuti ve diğer bir çok alim ise şöyle demişlerdir. “Birinci cümlede şartın cevap ile aynı gelmesi tazim içindir ikincisinde ise tahkir içindir.”[29]
[1] Bed’ül Vahy 1, İman 41, Nikah 5, Menakıb’ul Ensar 45, İtk 6, Eyman 23, Hiyel 1
[2] Müslim, İmaret 155 (nr. 4904), Tirmizi, Fedail’ul Cihad 16 (nr. 1647), Ebu Davud, Talak 11 (nr. 2201), Nesai, Taharet 60, Talak 24, Eyman 19, İbn-i Mace, Zühd 26 (nr 4227)
[3] Nevevi, Sahihi Müslim Şerhi,13/55-56
[4] İbn-i Recep el-Hanbeli, Cami’ul İlim ve-l Hikem Tercümesi, sy: 38
[5] El’Udde Şerhu İhkam’ul Ahkam, 1/48
[6] Tuhfet-ul Ahfezi bişerhi Camiu et’Tirmizi 5/202
[7] El’Udde Şerhu İhkam’ul Ahkam, 1/49
[8] İbn-i Recep el-Hanbeli, Cami’ul İlim ve-l Hikem Tercümesi, sy: 41
[9] El’Udde Şerhu İhkam’ul Ahkam, 1/45
[10] Süneni Nesai Şerhi 1/124
[11] Süneni Nesai Şerhi 1/124
[12] Tuhfet-ul Ahfezi bişerhi Camiu et’Tirmizi 5/203
[13] İbn-i Recep el-Hanbeli, Cami’ul İlim ve-l Hikem Tercümesi, sy: 75-76
[14] İbn-i Recep el-Hanbeli, Cami’ul İlim ve-l Hikem Tercümesi, sy: 41
[15] İbn-i Recep el-Hanbeli, Cami’ul İlim ve-l Hikem Tercümesi, sy: 42
[16] Tuhfet-ul Ahfezi bişerhi Camiu et’Tirmizi 5/203
[17] Süneni Nesai Şerhi, 1/124
[18] İbn-i Recep el-Hanbeli, Cami’ul İlim ve-l Hikem Tercümesi, sy: 42,43
[19] Nevevi, Sahihi Müslim Şerhi,13/56
[20] Nevevi, Sahihi Müslim Şerhi,13/57
[21] Tuhfet-ul Ahfezi bişerhi Camiu et’Tirmizi 5/203
[22] El’Udde Şerhu İhkam’ul Ahkam, 1/50
[23] El’Udde Şerhu İhkam’ul Ahkam, 1/52
[24] Nevevi, Sahihi Müslim Şerhi,13/57
[25] İbn-i Recep el-Hanbeli, Cami’ul İlim ve-l Hikem Tercümesi, sy: 42,43
[26] Tuhfet-ul Ahfezi bişerhi Camiu et’Tirmizi 5/203
[27] İbn-i Recep el-Hanbeli, Cami’ul İlim ve-l Hikem Tercümesi, sy: 52
[28] El’Udde Şerhu İhkam’ul Ahkam, 1/54
[29] Süneni Nesai Şerhi, 1/124
İbn-i Abbas’tan rivayet edildiğine göre; Rasulullah (s.a.v) Muaz b. Cebel’i Yemen’e (vali-kadı) olarak göndermiş ve giderken O’na demiştir ki:
“(Ey Muaz!) Muhakkak ki sen ehli kitap olan bir kavme gidiyorsun. Onları ilk davet edeceğin esas Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik olsun. (Bir başka rivayette ise “Allah’ı birlemek olsun” şeklinde geçer). Eğer onlar sana bu konuda itaat ederlerse onlara, Allah’ın kendilerine her gün beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Eğer bu noktada da sana itaat ederlerse, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere Alahü Teala’nın kendilerine zekatı farz kıldığını bildir. Eğer bu noktada da sana itaat ederlerse, onların mallarının en iyisini almaktan ve mazlumun bedduasından sakın. Zira mazlum ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.”
1- Tahriç:
Bu hadisi şerif, meşhur bir hadis olup pek çok hadis kitabında geçmektedir. İmam Buhari, bu hadisi kitabının zekat (98/1), mezalim (46/9) ve tevhid bablarında muhtelif ravilerden rivayet etmiştir. İmam Müslim, Kitab'ül İman'da "iki kelimeye şehadet" ve "İslam şeriatlarına davet" bablarında (7/29,30,31), Tirmizi, Kitab'üz Zekat'ta, malın en iyisini almanın yasaklanması" babında (6/621), İbn-i Mace, "Zekat'ın fazileti" babında (1/1783), Ebu Davud, Kitab’üz Zekat'ta (1584 nolu hadis) bu hadisi rivayet etmişlerdir. Ayrıca Ahmed b. Hanbel, Müsned'in de (1/233), Darimi ise "Zekat'ın fazileti" (1/622) babında zikretmişlerdir.
2- Muaz bin Cebel'in Yemen'e Vali Olarak Gönderilmesi:
Muaz bin Cebel'in Yemen'e vali (kadı,davetçi) olarak gönderilmesinin tarihi hususunda ihtilaflar vardır. İmam Buhari, bunun hicri 10. yılda Veda Haccından önce olduğunu söylerken, Vakıdi ise bunun Tebük seferinden sonra hicri 9. yılda olduğunu söylemiştir.
Bir rivayete göre, Muaz çok cömert birisi olduğu için borçlanmış, borcunu ödeyebilmek için elinde avucunda ne varsa satmış, bunun üzerine Rasulullah (s.a.v), O'nu Yemen'e vali olarak tayin etmiştir. Rasulullah (s.a.v.) Yemen’i 5 ayrı bölgeye ayırmış, her bir bölgeye ayrı valiler göndermiştir.
3- Ehli Kitap Kimdir:
İslam öncesi Arab litatüründe yahudi ve hristiyanları tanımlamak üzere özel bir deyim olarak kullanılan Ehli Kitap kavramı, Kur'an ve sünnette de bu anlamını ve kullanımını korumuştur. Kur'an'ı Kerim'de Ehli Kitap kavramı yerine, ehli zikir (16/43), kendilerine kitap verilenler (2/101, 3/20), kitap verdiklerimiz (2/121, 6/114), kendilerine kitaptan pay verilenler (3/23), kitaba varis olanlar (42/14), yanında kitap bilgisi olanlar (13/43), incil sahipleri (5/47), ve kitabı okuyanlar(10/94) gibi kavramlar kullanılmıştır. İbn-i Kayyim El'Cevziyye, Ehli Kitap kavramının sadece yahudi ve hristiyanlara has bir kavram olarak kullanılması hususunda müfessirlerin, fakihlerin ve muhaddislerin icmasının olduğunu söylemiştir. (Ahkam'u ehli'z Zimme, 2/433)
4- Hadisin Konusu:
Bu hadisi şerif, insanları Allah'ın dinine davet edecek olan bir davetçiye takip etmesi gereken yolları açıklamaktadır. Allah'ın dinine davet eden bir davetçinin öncelikle davet edeceği esas tevhid, yani “Allah’tan başka hiç bir ilahın olmadığı” esası olmalıdır. Davette ilk ve öncelikli üzerinde durulacak mesele sadece Allah’a ibadet konusu olmalıdır. Kur’an’ı Kerim’e baktığımız da Allah tarafından gönderilen tüm rasuller insanları öncelikle bu temel esasa davet etmişlerdir:
“Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. Dedi ki: -Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım.-” (Araf Suresi: 7/59 )
“Ad kavmine de kardeşleri Hud’u gönderdik. Dedi ki: -Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur…-” (Hud Suresi: 11/50 )
“Andolsun biz her ümmete –Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının- diye (tebliğ eden) bir rasul gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Alah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün”(Nahl Suresi: 16/36)
Bu ve bunlara benzer Allah’ın kitabında bir çok ayet mevcuttur. Bu ayetler açık olarak ortaya koyar ki; tüm rasuller öncelikle kavimlerini “Allah’tan başka ilah yoktur” temel ilkesine çağırmışlardır. La İlahe İllallah kelime-i tevhidi ise öncelikle bir red sonra da bir kabulden oluşmaktadır. Sahte ilahların, ilahlığa yeltenen tağutların ve onların otoritelerinin reddi daha sonra da hayatın her alanında Allah’a teslim olmayı gerekli kılmaktadır. Bireysel davranışlarda, sosyal ilişkilerde, ekonomik hayatta, evlenme, boşanma, miras gibi tüm konularda O’na boyun eğilmeli, sadece O’nun hükümlerine itaat edilmeli bu noktalarda söz sahibi olduğunu iddia eden sahte ilahlara zerre kadar dahi olsa meyledilmemelidir.
La İlahe İllallah kelimesinin kişiye fayda verebilmesi için gereken şartlar ise şunlardır:
a- Cehaletten kurtaran bir ilim:
b- Şüpheden kurtaran kesin bir bilgi
c- Reddetmekten kurtaran bir kabul ediş
d- Terketmekten kurtaran bir boyun eğiş
e- Yalanlamadan kurtaran bir doğruluk
f- Şirkten kurtaran bir ihlas
g- Bu kelimenin dostlarına karşı bir sevgi
h- Bu kelimenin düşmanlarına karşı bir düşmanlık
Hz. Muhammed'in Allah'ın rasulü olduğuna şahidlik etmek ise; ilk bölümde olduğu gibi sadece dil ile söylemek değil, bu kelimenin manasını bilmekle ve gerekleri ile amel etmekle mümkün olacaktır. Bu noktada ki şahitliğin gerekleri ise aşağıda yazacağımız ayetlerde çok net ve açık olarak bildirilmiştir:
“Ey İman edenler! Allah’a ve rasulüne itaat edin. İşittiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin.” (Enfal suresi: 8/20)
“Ey İman edenler! Allah’a, rasulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve rasulüne götürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız.” (Nisa Suresi: 4/59)
“Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve elçisine çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak –işittik ve itaat ettik- demeleridir. İşte umduklarına erenler bunlardır.” (Nur Suresi: 24/51)
“Peygamber size neyi verdiyse onu alın. Sizden neyi nehyetti ise ondan da sakının” (Haşr Suresi: 57/7)
“Deki: -Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ali İmran Suresi: 3/31)
Kur’an’ı Kerim de bu noktada daha sayılamayacak kadar ayetler mevcuttur. Tüm bunlar ortaya koyar ki;
Allah rasulü mü’minler için uyulması gereken yegane önderdir. Rasulullah (s.a.v) diğer tüm rasuller gibi ancak kendisine itaat edilmek üzere gönderilmiştir. Kişiler için Allah’ın rasulüne itaatten bağımsız bir şekilde müslüman olarak kalmak asla söz konusu değildir. Rasule itaat demek, hayatın her alanında O’na tabii olmak, O’nun koyduğu hükümlere kalben ve fiilen teslim olmak, O’nun sözlerine uygun olmayan tavır ve davranışlardan uzak durmak demektir. Kesinlikle bilinmelidir ki; Allah’ın sevgisi ancak rasule tabii olmakla kazanılabilir.
4- İslam’a Davet’te Önemli Bir Husus
Bu hadisi şerifte bizim üzerinde duracağımız esas nokta ise şudur: Rasulullah (s.a.v) Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali (kadı-davetçi) olarak gönderirken ona Ehli Kitab olan bir kavme gönderildiğini özellikle hatırlatmıştır. Rasulullah’ın bu hatırlatması, İslam’a davet eden bir davetçinin, davetinin içeriğini davet edeceği kitlenin itikadi yapısına göre şekillendirmesi gerçeğini ortaya koymaktadır. Yani İslam’a davette muhataplarımızın itikadi yapısı devamlı olarak hatırda tutulmalı, davetin içeriği davet edilecek şahsın içinde bulunduğu duruma göre şekillenmelidir.
Hz. Adem ile başlayan Hz. Muhammed ile son bulan risalet halkasında İslam’a davetin seyir çizgisine baktığımızda, bu sonuç net olarak göze çarpmaktadır. Çünkü bu kural Rabbani kaynaklı olan İslam’i hareket metodunun vazgeçilmez bir unsurudur.
Burada bir hususa deyinmekte fayda vardır. Tüm rasuller gönderildikleri toplumlarını yukarıda da belirttiğimiz gibi La İlahe İllallah kelimesine çağırmışlardır. La İlahe İllallah kelimesi ise, öncelikle sahte ilahların reddi daha sonra da yalnız Allah’ın bir tek ilah olarak kabul edilmesinden ibaret olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir.
İnsanların İslam dairesi içerisine girebilmeleri ise öncelikle “La İlahe” reddi ile sahip oldukları batıl dinlerini terketmeleri, tüm sahte ilahlardan yüz çevirmeleri ve sadece Allah’a teslim olmalarıyla mümkündür. Bununla beraber cahili toplumlarda zaman ve mekanın değişmesiyle birlikte bu sahte ilahlar ve batıl dinler de farklılık arzetmektedir. İnsanların İslam safına girebilmeleri için bu batıl dinlerinden ve sahte ilahlarından yüz çevirmeleri gerekliliği gerçeği düşünüldüğü zaman doğal olarak yukarıda ortaya koyduğumuz “İslam’a davette muhataplarımızın itikadi yapısı devamlı olarak hatırda tutulmalıdır” gerçeği daha iyi anlaşılmaktadır.
Meselenin daha iyi anlaşılması için birkaç örnek vermekte fayda vardır. Herhangi bir zamanda ve herhangi bir toplumda Allah’tan başka ilahların varlığına inanılıyor, bu ilahların gökyüzünde ve yeryüzünde yetki sahibi oldukları düşünülüyorsa öncelikle bu kimselerden Allah’a ortak koştukları bu sahte ilahlardan yüz çevirmeleri ve bu batıl inançlarını terketmeleri istenmelidir. Yine aynı toplumda putperest bir yapının varlığı söz konusu değilse bu toplumun fertlerini putlardan uzak durmaya çağırmak İslami davet metodu açısından ciddi bir hareket olmayacağı gibi; fertlerin, davetçilerin bu şekildeki çağrısına olumlu cevap vermeleri de onların müslüman ismini almalarını sağlamayacaktır. Yine aynı şekilde arzdaki hakimiyet ve otoriteyi Allah’ın yetkisi altında görmeyip bu yetkiyi herhangi bir beşere, kuruma veya kuruluşa tahsis eden bir topluma yapılması gereken çağrının başlangıç noktası da yerlerde ve göklerdeki egemenliğin, yetkinin ve otoritenin bir olan Allah’a tahsis edilmesi gerektiği şeklinde olmalıdır. Sonuç olarak muhatap olduğumuz toplumlar hangi noktadan dolayı Allah’ın dininden uzaklaşmışlar ise onlara yapılacak çağrının temelini de bu nokta oluşturmalıdır.
Alemlere rahmet olarak gönderilen son resul Muhammed (s.a.v)’in hareket metoduna bakıldığında bu özellik bütün çıplaklığı ile göze çarpmaktadır. Şöyle ki Rasulullah (s.a.v), davetinin gerek 13 yıllık Mekke döneminde gerekse de son on yıllık Medine döneminde insanları hiçbir zaman öncelikle Allah’ın varlığını kabule çağırmamıştır. Çünkü her iki toplumda da Allah’ın varlığı kabul edilen bir gerçekti. Aynı şekilde Rasulullah (s.a.v) davetinin Mekke döneminde Mekkeli müşrikleri Hz. İsa’yı ve din adamlarını ilah kabul edinmemeleri gerektiğine dair bir inanç sistemine çağırmamıştır. Zira Mekke müşrikleri zaten Hz. İsa’ya ilahlık vasfı vermiyorlardı, din adamlarını rabb edinmiyorlardı. Yine Rasulullah (s.a.v) davetinin Medine döneminde ise Kitap Ehli olan Medine toplumunu putlara ibadetten sakındırmamıştır. Çünkü Kitap Ehli olan Medine toplumunda putperest bir yapı zaten mevcut değildir. Bununla birlikte Mekkeli müşrikler putlarının Allah ile aralarında şefaatçi olduklarını iddia ederlerken, Medineli Ehli Kitapta Hz. İsa’yı ve din adamlarını rabb ediniyorlardı. Rasulullah (s.a.v)’de her iki topluma davetini ulaştırırken onların bu batıl inançlarını göz önünde bulunduruyordu. Mekkeli müşrilkleri Allah’ın dinine davet ederken özellikle onlardan bu batıl inançlarını reddetmelerini istiyor, onların putlarının onlara hiçbir fayda sağlayamayacağını dile getiriyordu. Aynı şekilde Medine toplumuna da Allah’ın dinini götürürken Hz. İsa’nın Allah’ın kulu olduğunu belirtiyor, hahamlarını, rahiplerini, din adamlarını ilah edinmemelerini onlardan istiyordu.
Tüm bu anlatılanlarla birlikte, Mekki ve Medeni ayetlere bakıldığında da bu gerçek net olarak göze çarpmaktadır.
“Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza'yi? Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat'ı? Size erkek O'na dişi öyle mi? Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim. Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığınız (bos) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” (Necm Suresi: 53/19-23)
“Allah'tan başka dost edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Halbuki, evlerin en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keske bilselerdi.” (Ankebut suresi: 29/41)
“Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, simdi ona iyi kulak verin: Sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen de, istenen de âcizdir.” (Hacc Suresi: 22/73)
Yukarı da alıntıladığımız ayetler Mekke inişli ayetlerdir. Ayetlere baktığımız da net olarak görürüz ki, bu ayetler özellikle Mekke toplumunda bulunan batıl inançları reddetmekte, onlardan Allah’tan başka şefaatçi olarak kabul ettikleri velilerini terketmeleri istenmektedir.
Aynı durumu Medine inişli ayetlerde de görmek mümkündür. Özellikle Medine inişli bir süre olan Ali İmran suresinde bu gerçek bütün çıplaklığı ile görülmektedir.
“De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi es tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: -Şahit olun biz müslümanlarız.-" (Ali İmran suresi: 3/64)
“Onlar, Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.” (Tevbe Suresi: 9/31)
İşte Medine inişli bu ayetlerde de Allahü Teala Ehli Kitab’ın inanç sistemini reddetmiş, onlardan bu sapık düşüncelerinden vazgeçmelerini istemiştir.
Bu anlattığımız esasın günümüzdeki pratiği ise şu şekildedir:
İçinde yaşadığımız toplumun büyük bir kısmını avam tabakası dediğimiz cahil halk yığınları oluşturmaktadır. Bunlar kendilerinin müslümanlar olduklarını iddia ederler. Dilleri ile defalarca Allah’tan başka ilah olmadığını tekrar edip dururlar. Namaz, oruç, haç, zekat, zikir, vb. gibi ibadet türü davranışları hayatlarının her kısmında itina ile yerine getirirler. Faiz, zina, içki, hırsızlık gibi haram olan fiillerden de uzak durmaya çalışırlar. Fakat tüm bunlarla beraber İslam’ın itikada ilişkin hükümlerinden bihaber oldukları için Allah’a karşı şirk koşmaktan da geri duramazlar. Bir kısmı aynı mekkeli müşrikler gibi Allah’ı bırakıp başka ilahları veli ve dost edinirler. Bu taptıkları putlarına evliya, salih kul, şeyh, derviş gibi isimler takıp bunların Allah ile aralarında vesile olduğunu iddia ederler. En ufak bir yarar ve zararı bu putlarına bağlarlar. Her türlü ihtiyaçlarında Allah’a dua etmek yerine efendilerine yol verirler. Ve bunun gibi nice şirk olan söz ve fiilde sahiptirler de yaptıklarının farkında bile değillerdir.
Yine bu cahil halk kitlelerinden bir kısmı da İslam iddiasında bulunur. Allah’ı yaratan, her şeyi var eden, rızık veren olarak kabul eder ama hakimiyet ve egemenlik sahibi olarak kabul etmezler. En ufak bir ihtilaflı meselelerinde dahi tağutlara, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlere yetki verirler. Onların mahkemeleri tek çözüm merciidir. Her üç beş yılda bir Allah’ın indirdiklerini hoş karşılamayan ve onunla hükmetmeyen yöneticilerine ve idarecilerine karşı oylarıyla iman tazelerler. Halbuki bu hareketleri dilleri ile defalarca tekrar edip durdukları La ilahe illallah kelimesi şehadeti ile çelişmek de ve kendilerini ebedi olarak cehennemde kalacak kafir ve müşriklerin safına katmaktadır. Bunların bu çelişkili hareketleri aslında “Allah’tan başka ilah yoktur” kelime-i şehadetinden habersiz olmalarından kaynaklanır. Fakat onların bu cehaletleri kesinlikle kendileri için bir mazeret değildir.
İşte içinde yaşadığımız bu topluma tebliğ edilecek ilk husus ibadet ettikleri bu sahte ilahların reddedilmesi gerçeği olmalıdır. Bu insanlara Allah’ın göklerin sahibi ve bir yaratıcısı olduğunu tebliğ etmek ya da İslam’ın ameli bir takım hükümlerini anlatmak İslam’ın hareket metodu açısından ciddi bir hareket olmayacağı gibi, fertlerin bu anlatılanları kabul etmeleri de kendilerini müslüman yapmayacaktır.
Bilinmesi gerekir ki insanların İslam dairesi içine girebilmeleri için Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (s.a.v)’in Allah’ın kulu ve rasulü olduğuna şehadet etmeleri ve sahip oldukları tüm şirk ve küfür olan amellerden, inanışlardan beri olmaları gerekmektedir. Bunun için tüm devirlerdeki İslam davetçilerin öncelikle içinde bulundukları toplumun itikadi yapısını göz önünde bulundurmaları ve davetlerini toplumlarının yanlış inançları üzeride yoğunlaştırmaları gerekmektedir.
5- Hadis’ten çıkarılan diğer sonuçlar:
Tevhid’den sonra İslam’ın en önemli esası namazdır. Namaz, Rasulullah’ın da belirttiği gibi bu dinin direğidir. Kişi ile küfür ve şirk arasındaki tek engel namazdır. Namazsız bir İslam’ın düşünülmesi asla söz konusu bile değildir. Bu hadis aynı zamanda bir günde gece ve gündüz toplam 5 vakit namazın Allah tarafından farz kılındığına delildir.
Namazdan sonra İslam’ın diğer önemli bir ruknü ise zekattır. Namaz kulun bedenini ve kalbini arındırması, zekat ise kulun malını arındırmasıdır. İslam tarihinde meşhur olduğu üzere Rasulullah’ın vefatından sonra Hz. Ebu Bekir namaz ile zekatın arasını açanlarla (yani namaz kıldığı halde zekat vermeyenlerle) savaşmış, onların kanını ve malını helal görmüştür.
Ayrıca bu hadis İslam’ın insanları yönetme noktasındaki mükemmelliğini de ortaya koymaktadır. Şöyle ki; bir devletin lideri, idaresindeki bir bölgeye bir vali’yi tayin ederken ona özellikle şu kelimeleri sarfetmektedir:
“…..onların mallarının en iyisini almaktan ve mazlumun bedduasından sakın. Zira mazlum ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.”
İşte bundan 1400 yıl önce yaşamış Rasulullah’ın tayin ettiği valiye verdiği talimatlar…. Ve işte çağ dışı din olarak insanlara lanse edilmeye çalışılan İslam’ın evrensel prensipleri…
İdareci kendisini asla halkın üstünde görmemelidir. Yetkisin kullanarak insanların mallarını heba etmemeli, kendisi güçlü olduğu için tebaasına asla zulmetmemelidir.
Bugün çağdaşlık nutuklarının atıldığı, modern dünyada (!) İse durumu anlatmaya bile gerek yoktur. İnsanlar zulmedenler ve mazlumlar olarak artık ikiye ayrılmışlardır. Bir tarafta güç ve kuvveti elinde bulunduranlar diğer tarafta ise bu kuvvet sahipleri tarafından devamlı hor, hakir görülen ve ezilen insan toplulukları… Bir tarafta gece gündüz demeden çalışan fakat buna rağmen karnını doyurmaktan aciz büyük bir topluluk…. Diğer tarafta ise bu çalışanların emeklerini sahiplenen mal/mülk sahipleri…
Bugün insanlık gerçekten İslam’a bütün zamanlardan daha çok muhtaçtır. İslam’a ve O’nun evrensel prensiplerine…. Evet bugün insanlık Rasulullah gibi devlet yöneticilerine ve O’nun valileri gibi idarecilere çok ihtiyaç sahibidir. Lakin insanlık kendine merhamet etmemekte, Allah’ın dininden, idare biçiminden, İslam’ın evrensel prensiplerinden olabildiğince kaçmakta, kurtuluşu değişik değişik kul yapısı dinlerde, yönetim ve idare biçimlerinde aramaktadır. Hiç şüphesiz Allah her şeyin sahibi, mülk sahibi olandır.
Hamd Alemlerin Rabb’i Olan Allah’a Mahsustur.
RESULÜ EKREM (S.A.V.) BUYURDU;
*
SİZDEN BİRİSİ DUADA BULUNDUĞU VAKİT EVVELA RABBİNE HAMDÜ SENA: RESULÜNE SELATÜ SELAM GETİRDİKTEN SONRA DİLEDİĞİ KADAR DUA ETSİN.*
DUA, MUHAMMED ALEYHİSSAM’A VE ONUN EHLİ BEYTİNE SALATÜ SELAM GETİRMEDİKÇE HAK TEALAYA ULAŞMAZ.*
DUA İBADETTİR.*
DUA İBADETİN ÖZÜDÜR.*
DUA İBADETİN EN EFTALİDİR.*
CENABI ECELLİ ALAYA DUADAN DAHA SEVGİLİ BİRŞEY OLMADI.*
ZAT’I ECELLİ ALASINA DUADA BULUNUP; İSTEMİYENLERE ALLAH (C.C. )GAZAP EDER.*
DUA BELAYI DEF EDER.*
KAZA-İ İLAHİYYEYİ ANCAK DUA ÇEVİRİR.*
DUA GALMİŞ VE GELECEK OLAN BÜTÜN MUSİBETLERİ DEF EDER. EY ALLAH’IN KULLARI! DUA ETMEYE DEVAM EDİN.*
DUA ALLAH’I TEALA’NIN ASKERLERİNDEN HAZIR BİR KUVVETTİR.*
ALLAH TEALA, HAYÂ VE KEREM SAHİBİDİR. KULU, ELLERİNİ ZAT’I ECELLİ ALASINDAN İSTEYENİ SEVER.DUASI KABUL OLUNAN KİMSELER
DUALARININ KABUL OLUNMASINDA ŞÜPHE OLMAYANLAR;
RESULU EKREM (SAV.) BUYURDU:
*
“ÜÇ KİMSE VARDIR Kİ DUALARININ KABUL OLUNMASINDA ŞÜPHE YOKTUR;1…MAZLUMUN DUASI
2…MİSARİRİN DUASI
3…BABA VE ANNENİN EVLATLARI İÇİN YAPTIKLARI DUALARDIR.
* BABANIN EVLADI İÇİN YAPTIĞI DUA HİCABI DELER, ANINDA ALLAH TEALA’YA VASIL OLUR.*
ZULME UĞRAYAN FACİRDE OLSA ALLAH TEALA NEZDİNDE DUASI MAKBÜLDÜR. ONUN FACİRLİĞİ KENDİ ALEYHİNEDİR.*
“ÜÇ KİMSE VARDIR Kİ DUASI GERİ ÇEVRİLMEZ;1… ORUÇLUNUN İFTAR VAKTİNDE YAPTIĞI DUA
2… ADİL HÜKÜMDARIN DUASI
3… ZULME UĞRAYAN KİMSENİN YAPTIĞI DUA
*
“ÜÇ KİMSE VARDIR Kİ ALLAH’U TEALA ONLARIN DUASINI GERİ ÇEVİRMEZ: ALLAH TEALA’YI ÇOK ZİKREDEN ZAKİRLERİN, ZULME UĞRAYAN MAZLUMLARIN, ADALETLE HÜKMEDEN İMAMLARIN DUASI GERİ ÇEVRİLMEZ”*
“DÖRT KİMSENİN DUASI KABULE ŞAYANDIR: … ADİL HÜKÜMDARIN MAZLUMUN, BABANIN EVLADINA VE MÜSLÜMANIN MÜSLÜMAN KARDEŞİNİN GIYABINDA YAPTIĞI DUADIR”*
“İKİ KİMSE VARDIR Kİ ONLARIN DUASI İLE ALLAH’U TEALA’NIN ARASINDA PERDE YOKTUR. ONLARDA ZULME UĞRAYAN MAZLUMUN VE MÜSLÜMANIN MÜSLÜMAN KARDEŞİNİN ARKASINDAN YAPTIĞI DUADIR.”*
MÜSLÜMANIN MÜSLÜMAN KARDEŞİNİN ARKASINDAN YAPTIĞI HAYIR DUA MÜSTECAPTIR. BAŞUCUNDA DURAN BİR MELEK VARDIR. NE VAKİT KARDEŞİNE HAYIR DUA EDERSE ÂMİN DER VE YAPTIĞI DUANIN BİR MİSLİ DE SENİN OLSUN DER.*
HER NEBİNİN MAKBUL BİR DUASI VARDIR. O NEBİ ONUNLA DUA EDER. BEN DE DUAMI AHİRETTE ÜMMETİME ŞEFAAT OLMAK ÜZERE GİZLEMEK İSTERİM.*
BEŞ KİMSE VARDIR. ONLARIN DUALARI ALLAH TEALA’NIN KATINDA MAKBULDÜR: MAZLUMUN NUSRETE ERENE KADAR YAPTIĞI DUA, HACININ HAC FARİZASINI İFA EDENE KADAR YAPTIĞI DUA, GAZİNİN HARPTEN DÖNENE KADAR YAPTIĞI DUA, MÜSLÜMANIN MÜSLÜMAN KARDEŞİNİN GIYABINDA YAPTIĞI HAYIR DUA VE HASTANIN İYİ OLANA KADAR YAPTIĞI HAYIR DUADIR. KABUL OLMAK YÖNÜNDEN BUNLARIN EN SÜRATLİSİ, MÜ’MİNİN MÜ’MİN KARDEŞİNİN GIYABINDA YAPTIĞI HAYIR DUADIR.*
HASTANIN YANINA GİRDİĞİNDE SÖYLE, SANA HAYIR DUADA BULUNSUN. ÇÜNKÜ ONUN DUASI MELEKLERİN DUASI GİBİDİR.*
HASTALARI ZİYARET EDİNİZ. ONLARDAN HAYIR DUA TALEP EDİNİZ, ZİRA HASTANIN DUASI MAKBUL VE GÜNAHI AFFOLUNMUŞTUR.*
HAMİL-İ KUR’AN ( İLMİ İLE AMİL OLAN HAFIZ )IN DUASI MAKBULDÜR. O NE İÇİN DUA EDERSE DUASI KABUL OLUNUR.*
SIKINTI VE KEDERLİ ZAMANLARINDA DUASININ KABUL OLMASINI İSTEYEN KİMSE, GENİŞ ZAMANLARINDA DUAYI ÇOKCA YAPSIN.*
HANGİ CEMAAT BİR YERE TOPLANIR DA ONLARDAN BAZISI DUA EDER, BAZISI ÂMİN DERSE, ALLAH ( C.C.) ONLARIN BU DUASINI KABUL EDER.*
KİM DUASININ KABUL OLUNMASINI VE SIKINTISININ GİTMESİNİ ARZU EDERSE DARDA KALAN KİMSEYE YARDIM ETSİN.*
DARDA KALAN KİMSENİN DUASINDAN KORKUN.*
KENDİ ALEYHİNİZE, ÇOCUKLARINIZ VE MALLARINIZ HAKKINDA BEDDU A ETMEYİN; DUALARIN KABUL OLUNDUĞU BİR SAATTE TEVAVVUK EDERSENİZDE BEDDUANIZ KABUL OLUR.*
KABUL OLUNACAĞINI YAKİNEN BİLEREK ALLAH’A DUA EDİNİZ. BİLİNİZ Kİ ALLAH’I AZİMÜŞŞAN GAFLETTE BULUNAN BİR KALPLE EDİLEN DUAYI KABUL ETMEZ.* Ahmak, toprak kap gibidir, ne yama tutar nede tamir kabul eder.
*Ahmak, her şeyi ezberinde tutar, ama kendini unutur.
*Kişinin nefsine uyduğunu gördüğün zaman bil ki o sevdiklerini kaybetmiştir. Ve cehaleti sebebiyle düşmanlarını kendine güldürmüştür. Ve onu kınayanlar her türlü kınama ve dedikodu sermayesini bulmuşlardır. İnatlı nefsi, arzusundan çevirmek herkesin karı değildir. Belki ancak sağlam fikir sahibi ve kâmil insanların işidir.
*Cennete giden yol, nefsin arzu etmediği şeylere katlanmaktan ve Cehenneme giden yolda şehvete ve arzulara uymaktan geçmektedir.
*Her göz sevdiği kimseyi güzel görür.
*Akıl nasihatçi bir vezir, nefis ise rezalet çıkaran bir vekildir.
*Cahil gözüyle bakar, akıllı ise kalbiyle ve fikriyle bakar.
* Senden yüz çevirenin peşine sakın ha... Düşme.
*Nefis fitne vasıtasıdır, dünya da sıkıntı evidir. O halde nefsi bırak selamet bulursun ve dünyadan yüz çevir, ganimet bulursun. Senin nefsin güzel eğlencelerle seni aldatmasın ve dünyan da güzel emanetlerle seni fitneye düşürmesin. Çünkü eğlence müddeti biter ve zamanın emaneti geri verilir de işlediğin haramlar ve kazandığın günahlar sana kalır.
*Âlim, cahili bilir. Çünkü daha evvel kendisi de cahil idi. Cahil ise âlimi bilemez. Çünkü o hiçbir zaman âlim olmamıştır.
*İlim maldan hayırlıdır. Çünkü ilim seni koruduğu halde sen malı koruyorsun. İlim hâkim, mal ise mahkûmdur. Malın bekçileri ölüp gitti, ilmin bekçilerinin cesetleri yok olduysa da manevi şahsiyetleri gönüllerde yaşamaktadır.
* Âlimlerle sohbet eden saygı kazanır. Cahillerle oturup kalkan da hakir olur.
*Kalpteki cehalet su sızıntısı gibidir. Su sızıntısı etrafını yıktığı gibi cehalet de etrafında bulunanları yıkar.
*Ya âlim, ya öğrenci, ya dinleyici, yâda seveni ol, beşinci olma. Helak olursun "İnsanların en kötüsü iyiliklerle kötülükleri eşit tutanlardır.
*Eğer rızkların taksimatı akılların miktarına göre yapılsaydı, hayvanlar yaşayamazdı.
*Cahilin nimeti arttıkça çirkinliği de artar.*Dünya ihtiyaçlarını bitirmek için sabah-akşam çalışıyoruz. Hâlbuki yaşayanların ihtiyaçları tükenmek bilmez. Kişinin ölmesi ile ihtiyaçları kesilir ve geriye görülmedik birçok ihtiyaçları kalır.
BUNLAR İNSAN SÖZÜDÜR. İSTER AL İSTER ALMA